Yıllar ne çabuk geçiyor. Ağzım gözüm diyene kadar bir de bakmışınız ki aradan günler değil aylar değil yıllar geçmiş. Sizlere tam beş yıl önce birbirini uzun süredir görmeyen iki ortaokul arkadaşın yıllar sonra tesadüf mü desem tevafuk mu desem, bir havaalanında karşılaşma anında yaşadıkları esprili, ilginç , güzel bir anıyı anlatacağım.
2011 yılının Ocak ayından 2016
yılının Ocak ayına kadar Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Malatya Şubesinde
Müdür yardımcısı olarak görev yaptım. Malatya’ya gelmeden önce Ankara’da
çalıştığımdan Eşim ve çocuklarımı yanıma götürmemiştim ve onlar Ankara’da kalıyorlardı. Ben de iki haftada
veya üç haftada bir uçakla veya otobüsle Cuma akşamları Ankara’ya gidiyordum ve
Pazar akşamı da geri dönüyordum.
Yıl 2013. Mevsim Sonbahar.
Aylardan soğuk bir Eylül akşamı. Günlerden Cuma ve saat 16:30. Mekan Malatya
Havaalanının valizleri uçağa vermek için sırada bekleyen yolcuların bulunduğu
geniş bir salon…
Ben valizlerimi vermiş bankların
birinde uçağa binmeyi bekliyordum. Uçağın kalkmasına yarım saat vardı. Bir de baktım sağ tarafımdaki valiz
kuyruğunda benim gibi saçları dökülmüş tanıdık bir sima duruyor. Tanıdık sima
arkadaşları ile hem sohbet ediyordu hem de valizlerini görevliye vermek için
adım adım ilerliyordu. Bu arkadaşı ben tanıyordum. “Adı Mustafa idi. Malatya’da
bunun ne işi var?” diye kendime soru sordum…”Acaba yanılıyor muydum Mustafa
konusunda?…İnsan insana benzer. Hata yapmayayım. İyice bir tetkik edeyim.”
dedim.
Hafızamı yokladım. Seyrek dişleri
ile gülerek konuşması, kafasındaki saçlarının azlığından bu bizim “Mustafa
Kılıç” dedim. Kendimden iyice emin olmak için yanlarına kadar yaklaştığımda
Mustafa’nın arkası bana dönüktü. Birkaç dakika önce ön profilden ve yandan çok
iyi görmüştüm kendisini. Bundan hiç şüphem yoktu artık. “İşi tam garantiye almak için sesini de
yakından duyayım” dedim. Arkadaşları ile konuşmalarına kulak misafiri
oldum.
“Evet yanılmıyordum. Sesi de,
siması da bu bizim Mustafa Kılıç’tı.”
Mustafa’ya bir numara çekmem
gerekti. Çünkü yıllar önce Ankara Keçiören Kalaba Pazarında gezerken tam
karşımdan gelen Mustafa’yı görünce hem şaşırmış hem de çok sevinmiştim.
Birbirimiz görmeyeli on beş yıl oluyordu. Yanına yaklaşır yaklaşmaz “ Selamün Aleyküm Mustafa. Ne haber?
Nasılsın?” deyip kucaklamak istediğimde, beni elleri ile itmiş ve “ Yav!
kardeşim sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.”
demiş , bir adım geri gitmişti.
“Mustafa sen beni nasıl
tanımazsın? Ne tez unuttun ortaokul arkadaşını. Senin hafızan zayıf mı? Yoksa
sen bizim Mustafa Kılıç değil misin?” dedim. Bana “ Sahi sen kimsin? Seni
tanıyamadım arkadaş. Kusura bakma. Evet ben Mustafa Kılıç’ım.” deyince, başımdaki
şapkayı çıkardım.
Benim kel kafa ortaya çıkınca “
Oooo!.... Şükrü sen misin arkadaşım ?” dedi ve biraz önce elleri ile beni
kucaklamak istemeyen Mustafa, sarılarak “Şükrü, seni şapkandan tanıyamadım.
Biraz da değişmişsin.” demişti.
“Mustafa , ben değişmedim. Aynı kel Şükrü’yüm.
Sen de Kel Mustafa’sın. Senin herhalde
hafızan zayıflamış. Beni kayıtlardan silmişsin. İnsan ortaokul arkadaşını unutur mu hiç? Bak ben seni hemen tanıdım.
Sana sarılmak istedim. Sen ise beni reddettin. ” deyip sohbet etmiştik ve çok
gülmüştük…
Gerçekten de, Mustafa o
karşılaşmamızda, beni tanıyamadı mı ya
da hatırlayamadı mı bilmiyorum. Bu benim içimde bir uhde kalmıştı. “Bir gün
eğer Mustafa ile karşılaşırsam ben de aynı O’nun gibi tanımamazlık moduna
yatacağım. Bakalım tavrı ne olacak.” diye merak edip duruyordum.
Bu fırsat elime geçmişti. Bunu
çok iyi değerlendirmem gerekiyordu. Harekete geçmeye karar verdim. Yavaş yavaş
arkasına geçtim.
Mustafa, arkadaşları ile sohbete
devam ediyordu. Kuyruğun sol tarafında hafif açıkta duruyordu. Bir ara benim
nefesimi ensesinde hisseder gibi oldu. Dönüp bana baktı. Ben de ona baktım. Yüz
mimiklerinden ve bakışlarından “ Sanki bana , arkadaş arkama bu kadar niye
sokuldun?” der gibiydi.
Mustafa’nın benden
rahatsızlandığını anladım ve bir adım geri çekildim. O da önüne döndü. Bir iki
dakika sonra ben kuyruktan çıktım. Mustafa’nın omuzuna sert bir omuz vurdum.
Mustafa neredeyse yere düşecekti.
Yanındaki arkadaşları çevik bir hareketle kucakladılar ve Mustafa’yı
yıkılmaktan zor kurtardılar.
Mustafa ve arkadaşları neye
uğradıklarına şaşırmışlar bana acayip acayip bakıyorlardı. Ben hiç istifimi
bozmadım. Sanki omuz vuran ben değildim.
“Afedersiniz arkadaşlar, bu
kuyruk Ankara’ya giden uçağa verilecek valizlerin kuyruğu mu? Görevliye sora
bilir miyim? “ dedim ve yanlarından uzaklaşmak isterken, Mustafa kolumdan tuttu
kızgın kızgın bana bakmaya başladı. Ne kadar birbirimize baktık hatırlamıyorum.
Yalnız “Aha Mustafa bana yumruğu indirecek” diye bekledim. Çünkü Mustafa
yumruklarını sıkmış, omuzuna vurduğum sert darbenin acısını almak için
hazırlanıyordu…
Beti ve benzi atan, bana yumruk
atmaya hazırlanan ve gözlerinden çakmak çakmak kıvılcımlar saçan Mustafa ile
göz göze geldiğimizde “Ahaha hay…..” diye birden gülmeye başladı. Biraz önce
yüzü kızarmış, kızgınlık alametleri vücudunun her tarafına sirayet etmiş
Mustafa, makaraları koyvermiş kendi
kedine deliler gibi gülüp duruyordu. Arkadaşları bir bana bakıyor bir
Mustafa’ya bakıyor. Bir anlam veremiyorlardı.
“Herhalde Mustafa keçileri
kaçırdı!” diyorlardı içlerinden.
Gülme bir dakika devam etti ve
Mustafa “ Siz Şükrü Bilgili değil misiniz” dedi.
Ben hiç ciddiyetimi bozmadım.
Mustafa ise hala gülüyordu…Gözlerinin içine kızgın kızgın bakarak
“Kardeşim, Şükrü Bilgili kim? Bana siz
nasıl Şükrü Bilgili dersiniz. Biraz önce
bana çok sert bakıyordunuz. Gözlerinizde alevler çıkıyordu. Yumruğunuzu
sıkmışsınız vurmaya hazırlanıyordunuz…Şimdi de gülüyorsunuz ve ‘Siz Şükrü
Bilgili değil misiniz?’ diyorsunuz. Siz
normal misiniz? ” dediğimde, Mustafa’nın
kafası karışmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum…
Mustafa, birkaç kere tekrarladı
durdu “Siz Şükrü Bilgili değil misiniz?” diye.
Her tekrarında o gülüyordu ben
ise hiç gülmüyordum, gayet ciddi duruyordum ve sonunda sinirlendim.
Arkadaşlarının ve sağdaki soldaki yolcuların duyacağı bir şekilde yüksek bir sesle “Beyefendi, benimle böyle
nasıl konuşuyorsunuz? Bana nasıl Şükrü Bilgili dersiniz! “ dedim.
Mustafa, benim bu ani çıkışım
karşısında gevrek gevrek gülmesini sonlandırdı. Renkten renge girdi. “Herhalde
yanlış adama çattık “dedi içinden…Biraz durdu…Beni sakinleştirmek için tekrar
gevrek gevrek gülerek “Eskişehir’de
okuyan Alacalı Şükrü Bilgili değil misiniz” deyip benim seceremi anlatmaya
başladı….
Ben biraz O’nu dinledikten sonra
sağ elimi havaya kaldırarak “ Dur. Dur arkadaşım. Sen yanlış adamla konuşuyorsun.
Biriyle beni karıştırdın. O anlattığın adam ben değilim . Senin kafan
yerinde mi” dedim ve arkadaşlarına döndüm.
Mustafa’nın arkadaşları
ağızlarını açmış bizi pür dikkat dinliyorlardı. Kafa mı onlara doğru çevirdim.
Sağ elimle Mustafa’yı göstererek “ Bu arkadaşınız normal bir insan mı?
Kafasında herhangi bir noksanlık yok değil mi? Beni Şükrü Bilgili adında birine
benzetti. Bu arkadaşınız zaman zaman böyle birilerini birilerine benzetme
hastalığı var mı?” dediğimde cevap vermediler.
Mustafa’ya döndüm “Deminden beri
beni Şükrü Bilgili’ye benzetip durdunuz. Sahi Siz kimsiniz ? Bana şu kendinizi
bir tanıtır mısınız?” dedim.
Mustafa, benim Şükrü Bilgili
olmadığıma kanaat getirmeye başlamıştı. Gözlerinden anlaşılıyordu. Benim soruma
hemen cevap verdi:” Ben Mustafa Kılıç. Alacalıyım. Mühendisim. “ dedi.
Bu karşılıklı konuşmamız sanırım
beş dakika sürdü. O kadar güzel bir rol
yapmışım ki Mustafa’nın arkadaşları "Mustafa herhalde iyice ihtiyarladı.
Adamları bile karıştırmaya başladı" demişler…
Sonunda Mustafa dayanamadı.
“Tamam arkadaşım inandım. Sen Şükrü Bilgili değilsin! O zaman sen kimsin. Bana
söyler misin?” dedi.
Ben de hiç tereddüt etmeden “Abuziddin
Kılkuyruk” dedim. Hiç gülmedim.
Mustafa’ya baktım o da
gülmüyordu. “Kimliğinizi görebilir
miyim?” dedi Mustafa. Cebimden nüfus cüzdanımı çıkarıp Mustafa’ya uzattığımda, “Abuziddin
Kılkuyruk” ismime gülmeyen Mustafa, kimlikteki “Şükrü Bilgili” ismini okur okumaz başladı yine gevrek gevrek
gülmeye…
Ben de onun arkasından makaraları
koyverdim. Ne kadar gülüştük bilmiyorum. Bir müddet sonra her şeyi unutup
kucaklaştık….Hal hatır sorduk. Ben Malatya’da görev yaptığımı söyledim. O da Sanayi Bakanlığında Mühendis
olarak çalıştığını ve Malatya’da ki Tekno Kent’i kontrol için arkadaşları ile
bir hafta önce geldiklerini ve bugün de dönüş yaptıklarını ifade etti.
Konuşmamızın sonunda “Şükrü, bu
numarayı niye yaptın bana? “ dedi. Ben de kendisine yıllar önce Keçiören Kalaba
Pazarında karşılaştığımızda beni tanımadığı olayı anlattım ve “Onun acısını bugün kat be kat
aldım.” dediğimde hafifçe gülümseyerek
”Vay be hiç unutmamışsın o günü” diye cevap verdi.
Uçağa bindiğimizde ise yine sürprizle
karşılaştık. Cam kenarında arka arkaya düşmüşüz. “Bu kadarda tesadüf olmaz!”
dedim içimden.
Tam güneşin battığı anda
Malatya'nın semalarından kalkan bir uçakta; yıllardır birbirini uzun süre
görmeyen, 1971-1972 yıllarında ortaokuldan arkadaş Alacalı iki dost, sohbet ede
ede Ankara'ya güzel bir yolculuk yaptı…
Her insana nasip olmayacak güzel
bir hatıra değil mi?
Bakın Mustafa arkadaşım 28 Eylül
2013 tarihindeki facebook sayfasında bu karşılaşma anımızı şöyle ifade etmiş:
“
Mustafa Kilinç - Şükrü Bilgili
28 Eylül 2013, 17:51 ·
Sayın şükrü bilgili bey; ortaokul
2. ve 3. sınıf arkadaşım,
Alacalı hemşehrim; 27.09.2013 te
Malatya havaalanında omuz atarak beni tanımamış rölü oynaman tiyatroculara taş
çıkartacak kadar yetenekli olduğunu ispatladı. Yanımdaki arkadaşlar dahi
inandı. Ama benim hafızam seni sesinden ve saçsız(kel) başından tanıdı. Yıllar
geçse de tanıdım. ”
Ben de bu paylaşımın altına “Atalarımız boş yere söylememişler: Dağ dağa
kavuşmaz, insan insana kavuşur. Evet Mustafacağım, güzel bir anı oldu Malatya
hava alanındaki yıllar sonra buluşmamız.. Bu güzel ve esprili karşılaşmayı bir
gün, on beş yıl önce Keçiören'in bir mahalle pazarında karşılaşmamızda beni
tanıyamadığını da dile getirerek bir hikaye şeklinde yazacağım. Sanırım çok
güzel bir yazı olacak.” demişim.
Tam beş yıl sonra bu yazıyı bugün yazmak nasip oldu. Güzel olup olmadığını sizin takdirinize bırakıyorum…
Yazan: Abuziddin Kılkuyruk…
Not: Yukarıdaki resimde Mustafa Kılıç ayaktakilerden en sağ baştaki kişi...